Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı Yüzyılın Türk Şiiri'nde Mustafa Irgat (ve İzzet Yasar)
OKU
24 Şubat 2010 Çarşamba
Haydar Ergülen'in "Günler Geçer" yazısı
Haydar Ergülen'in Varlık Kasım 2007'de basılan yazısı.
(bu da bulunsun istedim, mütealliktir beyler)
OKU
(bu da bulunsun istedim, mütealliktir beyler)
OKU
Nar 9'daki Cahit ve Mustafa Irgat Özel Bölümü
Cahit Irgat'ın "Peşinden Söylenen Şarkılar" ile Mustafa Irgat'ın "(Hür) Şeref Bakanlığı'nın Bahçesinde, Eşref Saatinde, Ölüm Silerken İmzayı" şiirleri bakışımlı olarak kağıda mıhlanmış.
OKU
OKU
Mustafa Irgat - Ters Nefeste Beklemek (Defter 17)
Mustafa Irgat'ın Defter 17'de yayınlanan Ters Nefeste Beklemek şiiri.
- "Nerdeyiz, nicedir sallanıyoruz Stavrogin?"
- "Düzey'e geldik, kalem değmez'e be beyoğlu'm."
OKU
- "Nerdeyiz, nicedir sallanıyoruz Stavrogin?"
- "Düzey'e geldik, kalem değmez'e be beyoğlu'm."
OKU
Efe Murad'ın "Fotoğraf Sanatında Maddeleşme: Mustafa Irgat Kırpıntıları" yazısı
Efe Murad'ın "Fotoğraf Sanatında Maddeleşme: Mustafa Irgat Kırpıntıları" yazısı.
Sanat Dünyamız 108'den.
OKU
Sanat Dünyamız 108'den.
OKU
Ahmet Güntan'ın Mustafa Irgat Yazıları
Ahmet Güntan'ın İyot'taki iki yazısı:
- Benim Bildiğim Mustafa
- Kendinde-Şair Mustafa Irgat'ın Şiiri Üstüne Ek Notlar*
* Bu yazı 'değiniler'de bulunan baschibozuck.com'un ""Ece Ayhan’ın tüp şairleri" Bir Edip Cansever incisi. Mustafa Irgat ve İzzet Yasar için döktürmüştür." kelamına binaen yazılmıştır.
21 Şubat 2010 Pazar
Mustafa Irgat çevirisi: Barthes'tan "Sabunlar ve Deterjanlar"
70'lerin Birikimi Sayı: 13
Sabunlar ve Deterjanlar
Roland Barthes
Dünya çapında ilk deterjan ürünleri kongresi (Paris, Eylül 1954) herkesin, Omo'nun aldatıcı esenliğine kapılmasına yol açtı. Deterjan ürünleri cilde zararlı olmadığı gibi, maden işçilerini, “silikoz” denilen cilt hastalığından da belki kurtarabilirdi. Bu ürünler için birkaç yıldır öylesine yoğun bir reklam yapılmakta, deterjanlar Fransa'nın günlük hayatına öylesine yerleşmektedirler ki, psikanalistlerin bu soruna biraz ilgi göstermeleri gerekir. Temizleyici sıvıların (Javel) psikanalizi, sabun tozlarınınkiyle (Lux, Persil) ya da deterjanlarınkiyle (Rai, Paic, Crio, Omo) yararlı bir biçimde karşılaştırılabilir böylece. Duruma göre, hastalık ile hastalığın çaresinin, ürün ile kirliliğin ilişkileri bir hayli farklıdır.
Örneğin Javel suyu, dikkatle ölçülerek kullanılmazsa, yıkanılan şeye zarar veren, onu “yakan” bir çeşit ateş suyu sayılmıştır öteden beri. Madenin zorlu ve yıpratıcı bir değişimi olabileceği düşüncesine dayanan efsaneler doğar bu tür ürünlerden. Etkileyici madde ya kimyasaldır, ya da zedeleyi-cidir : Ürün, kiri «öldürür». Bunun tersine, tozlar, ayırıcı bir nitelik taşırlar; onların görevi, temizlenen şeyi geçici kusurlarından kurtarmaktır. Bu durumda, kir artık öldürülmez, «kovulur» yalnız. Omo reklamlarının doğurduğu hayallerde, kirlilik, Omo'nun gözdağı vermesiyle bile, dakkasında sıvışıveren, çelimsiz ve kapkara bir düşmandır. Klorlar ve amonyaklar, kurtarıcı ama kör bir ateşin elçileridir. Tersine, tozlar ayırıcıdırlar; yıkanan şeyin dokusu arasından kire yol gösterirler; görevleri, savaş değil, polisliktir. Bu ayrımın etnografik karşılıkları da vardır: Kimyasal sıvılar, eski usulde çamaşır yıkayan kadının, çamaşır dövmesinin bir uzantısı gibidir; tozlar ise, ev kadınının yıkama teknesinde kirli çamaşırları sıkması ve çitilemesinin yerini tutar.
Ne var ki, tozlar söz konusu olunca bile, psikolojik reklamı, psikanalitik (bu “psikanalitik” kelimesini özellikle hiçbir akıma bağlanmadan kullanıyorum) reklamla karıştırmamalı. Örneğin Persil Beyazlığının saygınlığı, kesin bir sonuç üstüne kuruludur; bir ötekinden daha beyaz olan iki şey karşılaştırılarak, kişilerin özentileri, toplumda sivrilmek istekleri harekete geçirilir. Omo'nun reklamı, ürünün etkisini (üstelik abartıcı bir biçimde) gösterir; özellikle de, bu etkinliğin sürecini ortaya çıkarır. Böylece, maddenin bir çeşit yaşama tarzına bağımlı kalan tüketiciliği, bir sonuçtan yalnızca kârlı çıkarmakla kalmaz, ürünle bir bakıma özdeşleşir, bir kurtuluşun suç ortağı olur. Bu durumda madde bazı üstün değerleri kendinden edinir.
Omo, deterjan olarak, oldukça yeni iki değer daha çıkarmıştır ortaya : Derinliğine yıkama ve köpürme. Omo'nun derinliğine temizlediğini söylemek şimdiye kadar aklımıza gelmeyen bir şeyi, yani çamaşırların belirli bir derinliği olduğunu varsaymaktadır. Böylece hiç şüphesiz, çamaşır kavramı çekici bir nesne olur; sarılma ve okşama türünden her insanda varolan belli belirsiz dürtüleri boşuna uyarır. Köpüğün ise, belleğimizde belli bir lüks anlamı taşıdığı herkesçe bilinir : İlk bakışta yararsız görünse de, küçük bir miktarın, bol bol, kolayca ve neredeyse sonsuz bir biçimde çoğalması; köpüğün içinde gürbüz bir kaynak, sağlıklı ve güçlü bir öz, çok bol sayıda etkin maddeler bulunduğu şansını uyandırır. Bundan başka köpük, maddeyi hava gibi hayal etmek isteyen tüketici için ayrıca zevkli bir şeydir; bedende yarattığı uçucu teması dolayısıyla hem hafiftir, hem de yer çekimi yokmuşçasına dikinedir. Köpük, yiyecekler arasında (kaz ciğeri ezmesi, bir takım mezeler, şarap); giyecekler arasında (muslin, tül); sabunlar arasında {banyo yapan sinema yıldızı) mutluluk veren bir şey sayılır. Ruhun, bir hiçten her şeyi, küçük nedenlerden büyük etkileri çekip çıkarabildiği inancı bulunduğuna göre, köpük, belli bir ruhaniliğin simgesi de olabilir (kremlerin, sopitif nitelikte, bambaşka bir psikanalizi vardır: Kremler, yüz kırışıklıklarını, acıları, yanmayı, v.b. yok ederler). Asıl önemli olan, deterjanın yıpratıcı işlevini örtbas edebilmek; tüketicinin hayal gücünde, hem nüfuz edici, hem de hava gibi uçucu olan, çamaşırları yıpratmadan onların molekül düzenini etkileyen nefis bir ürünün hayalini yaratmaktır. Bu ürünlerin sağladığı aldatıcı esenlik, bize şunu da unutturmamalı : Persil ile Omo, bir açıdan, yani Ünilever adlı İngiltere-Hollanda tröstü açısından, birbirinin tıpatıp eşidir.
çev. Mustafa Irgat
Sabunlar ve Deterjanlar
Roland Barthes
Dünya çapında ilk deterjan ürünleri kongresi (Paris, Eylül 1954) herkesin, Omo'nun aldatıcı esenliğine kapılmasına yol açtı. Deterjan ürünleri cilde zararlı olmadığı gibi, maden işçilerini, “silikoz” denilen cilt hastalığından da belki kurtarabilirdi. Bu ürünler için birkaç yıldır öylesine yoğun bir reklam yapılmakta, deterjanlar Fransa'nın günlük hayatına öylesine yerleşmektedirler ki, psikanalistlerin bu soruna biraz ilgi göstermeleri gerekir. Temizleyici sıvıların (Javel) psikanalizi, sabun tozlarınınkiyle (Lux, Persil) ya da deterjanlarınkiyle (Rai, Paic, Crio, Omo) yararlı bir biçimde karşılaştırılabilir böylece. Duruma göre, hastalık ile hastalığın çaresinin, ürün ile kirliliğin ilişkileri bir hayli farklıdır.
Örneğin Javel suyu, dikkatle ölçülerek kullanılmazsa, yıkanılan şeye zarar veren, onu “yakan” bir çeşit ateş suyu sayılmıştır öteden beri. Madenin zorlu ve yıpratıcı bir değişimi olabileceği düşüncesine dayanan efsaneler doğar bu tür ürünlerden. Etkileyici madde ya kimyasaldır, ya da zedeleyi-cidir : Ürün, kiri «öldürür». Bunun tersine, tozlar, ayırıcı bir nitelik taşırlar; onların görevi, temizlenen şeyi geçici kusurlarından kurtarmaktır. Bu durumda, kir artık öldürülmez, «kovulur» yalnız. Omo reklamlarının doğurduğu hayallerde, kirlilik, Omo'nun gözdağı vermesiyle bile, dakkasında sıvışıveren, çelimsiz ve kapkara bir düşmandır. Klorlar ve amonyaklar, kurtarıcı ama kör bir ateşin elçileridir. Tersine, tozlar ayırıcıdırlar; yıkanan şeyin dokusu arasından kire yol gösterirler; görevleri, savaş değil, polisliktir. Bu ayrımın etnografik karşılıkları da vardır: Kimyasal sıvılar, eski usulde çamaşır yıkayan kadının, çamaşır dövmesinin bir uzantısı gibidir; tozlar ise, ev kadınının yıkama teknesinde kirli çamaşırları sıkması ve çitilemesinin yerini tutar.
Ne var ki, tozlar söz konusu olunca bile, psikolojik reklamı, psikanalitik (bu “psikanalitik” kelimesini özellikle hiçbir akıma bağlanmadan kullanıyorum) reklamla karıştırmamalı. Örneğin Persil Beyazlığının saygınlığı, kesin bir sonuç üstüne kuruludur; bir ötekinden daha beyaz olan iki şey karşılaştırılarak, kişilerin özentileri, toplumda sivrilmek istekleri harekete geçirilir. Omo'nun reklamı, ürünün etkisini (üstelik abartıcı bir biçimde) gösterir; özellikle de, bu etkinliğin sürecini ortaya çıkarır. Böylece, maddenin bir çeşit yaşama tarzına bağımlı kalan tüketiciliği, bir sonuçtan yalnızca kârlı çıkarmakla kalmaz, ürünle bir bakıma özdeşleşir, bir kurtuluşun suç ortağı olur. Bu durumda madde bazı üstün değerleri kendinden edinir.
Omo, deterjan olarak, oldukça yeni iki değer daha çıkarmıştır ortaya : Derinliğine yıkama ve köpürme. Omo'nun derinliğine temizlediğini söylemek şimdiye kadar aklımıza gelmeyen bir şeyi, yani çamaşırların belirli bir derinliği olduğunu varsaymaktadır. Böylece hiç şüphesiz, çamaşır kavramı çekici bir nesne olur; sarılma ve okşama türünden her insanda varolan belli belirsiz dürtüleri boşuna uyarır. Köpüğün ise, belleğimizde belli bir lüks anlamı taşıdığı herkesçe bilinir : İlk bakışta yararsız görünse de, küçük bir miktarın, bol bol, kolayca ve neredeyse sonsuz bir biçimde çoğalması; köpüğün içinde gürbüz bir kaynak, sağlıklı ve güçlü bir öz, çok bol sayıda etkin maddeler bulunduğu şansını uyandırır. Bundan başka köpük, maddeyi hava gibi hayal etmek isteyen tüketici için ayrıca zevkli bir şeydir; bedende yarattığı uçucu teması dolayısıyla hem hafiftir, hem de yer çekimi yokmuşçasına dikinedir. Köpük, yiyecekler arasında (kaz ciğeri ezmesi, bir takım mezeler, şarap); giyecekler arasında (muslin, tül); sabunlar arasında {banyo yapan sinema yıldızı) mutluluk veren bir şey sayılır. Ruhun, bir hiçten her şeyi, küçük nedenlerden büyük etkileri çekip çıkarabildiği inancı bulunduğuna göre, köpük, belli bir ruhaniliğin simgesi de olabilir (kremlerin, sopitif nitelikte, bambaşka bir psikanalizi vardır: Kremler, yüz kırışıklıklarını, acıları, yanmayı, v.b. yok ederler). Asıl önemli olan, deterjanın yıpratıcı işlevini örtbas edebilmek; tüketicinin hayal gücünde, hem nüfuz edici, hem de hava gibi uçucu olan, çamaşırları yıpratmadan onların molekül düzenini etkileyen nefis bir ürünün hayalini yaratmaktır. Bu ürünlerin sağladığı aldatıcı esenlik, bize şunu da unutturmamalı : Persil ile Omo, bir açıdan, yani Ünilever adlı İngiltere-Hollanda tröstü açısından, birbirinin tıpatıp eşidir.
çev. Mustafa Irgat
Mustafa Irgat çevirisi: Barthes'tan "Ne o - ne o Eleştirisi"
70'lerin Birikimi Sayı: 13
Ne o - ne o Eleştirisi
Roland Barthes
Günlük L'Express'in ilk sayılarından birinde, dengeli retoriğin nefis bir parçası olan ve yazarı bilinmeyen (anonim) bir eleştiri amentüsü okuduk. Yazıda, eleştirinin «ne bir salon oyunu, ne de bir belediye hizmeti» olduğu ileri sürülüyordu. Anlaşılan eleştiri ne gerici, ne komünist, ne pir aşkına, ne de siyasal olmalıydı.
Burada, bir çeşit sayı kudurganlığını esas alan «ikili dışta bırakma» mekanizması diyebileceğimiz bir tutum söz konusudur. Birçok kez karşılaştığımız bu mekanizmayı kabaca bir küçük burjuva özelliği olarak tanımlayabilirim. Kişi, yöntemlerin hesabını bir teraziyle yapar; sanki ideal bir ruhaniliğe sahip, yapacağı şeylerin etkisi önceden hesaplana-mayan bir hakemmişcesine canının istediği gibi yükler terazinin kefelerini. Ve bu yüzden de, terazinin oku kadar doğru gözükür.
Bu muhasebe işlemi için gerekli daraları, kullanılan terimlerin ahlâkiliği oluşturur. Eski bir terörist yönteme göre, yargılama, ad koymaya eşlik eder («terörizmin dışındayım» diyen her kişi terörizmin dışında kalamaz). Ve kelime, ne olduğu önceden bildirilmeyen bir suçluluğun safrasıyla terazinin kefelerinden birini gelir çökertir. Örneğin ideolojilere karşı kültür çıkarılır. "Kültür, toplumsal saflaşmaların dışında yer alan, soylu ve evrensel bir zenginliktir : Kültür yer çekimine meydan okur. İdeolojilere gelince, taraf tutan icatlardır onlar : Atıver onları da tartıya! Kültürün sert bakışları altında ne birine, ne ötekine hak verilir (kültürün de eninde sonunda bir ideoloji olduğu akla getirilmez). Sanki bir yanda, terazinin rezil oyununu beslemekle yükümlü, hantal ve kusurlu kelimeler (ideoloji, doğma, militan) var; bir yanda da hafif, saf, maddî olmayan, Tanrı yasasıyla soylu kılınmış, sayıların aşağılık yasasına boyun eğmeyecek ölçüde yüce, yalanların hazin hesaplarının üstünde yer alan kelimeler (serüven, tutku, büyüklük, erdem, onur) var. Bu ikinci tür kelimeler, birinci öbekteki kelimelere ahlâk dersi vermekle görevlidir. Yani bir yanda suçlu kelimeler, öbür yanda yargılayan kelimeler var. Ancak, bu canım Üçünü-Taraf olma ahlâkı, kaçınılmaz bir biçimde, yeni bir ikiye bölünmeyle (dichotomie) sonuçlanır; bu bölünme ise, yeterince çapraşık olmadığı için ayıplanan ikilik kadar basittir aslında. Gerçekten de dünyamız, alternatifli bir yapıda olabilir. Ama inanın, Yargı-Kurulu olmayan bir bölünmedir bu : Yargıçlara kurtuluş yok, onlar da pekâlâ aynı geminin yolcusu.
Zaten Ne o-Ne o eleştirisinin hangi yanda yer aldığını anlamak için, sözkonusu eleştiride başka ne gibi mitosların su üstüne çıktığını görmek yeterli. Edebî bir «kültüre» («bütün zamanların sanatına») dayanan her tutumun gönlünde yatan zamandışılık mitosu üstünde fazla durmadan, şu bizim Ne o-Ne o öğretisinde, burjuva mitolojisinde alışılagelmiş iki kaçış kapısı bulunduğunu da belirtmeliyim. Bunların birincisi, «a priori yargının yadsınması» diye tanımlanabilecek belli bir özgürlük anlayışıdır. Oysa bir edebî yargılama, içinde yer aldığı anlayış tarafından belirlenir. Sistem yokluğu bile -hele bu yokluk bir amentü durumuna getirilmişse- gerektiğinde burjuva ideolojisinin (ya da anonim yazarımızın deyimiyle kültürün) pek sıradan bir çeşidi olabilecek, bütünüyle tanımlanmış bir sistemin parçası olur. Hattâ bir kişi, aslında özgür olduğunu direnerek ileri sürerse, onun bağlılığı konusu hiç tartışma götürmez. Her türlü sistematik belirlemeden uzak, masum bir eleştiri uyguladığını ileri süren her kişiye rahatça meydan okunabilir : Ne o-Ne o'lar da bir sistem içinde yer alırlar, üstelik bu sistem, bağlı olduklarını ilân ettikleri sistem de olmayabilir. İnsan ve Tarih, İyilik, Kötülük, Toplum, v.b. hakkında önceden fikir edinmiş olmadan, edebiyat üstüne yargıda bulunulamaz : Ne o-Ne o'cularımızın, “insanı hayretler içinde bırakmayan” aşağılık sistemlere karşı çıkardıkları, sevinerek mânevi değerlerle yükledikleri o basit «serüven» kelimesinde bile, öyle bir kalıtım, öyle kötü bir alınyazısı, öyle bir tekdüzelik var ki! Eninde sonunda her özgürlük, belli bir a priori'den başka bir şey olmayan, bilinen bir tutarlılığa ulaşır. Bu yüzden de, eleştirinin özgürlüğü, taraf tutmayı yadsımak değil (imkânsızdır bu!), tuttuğu tarafı açığa çıkarmak, ya da gizlemektir. Metnimizin ikinci burjuva belirtisi, aldatıcı bir rahatlık içinde, edebiyatın ölümsüz değeri olarak bilinen «üslûba» değinmesidir. Oysa, hiçbir şey Tarihin soruşturup yargılamasından kurtulamaz, iyi yazmak bile. Üslûp bütünüyle eskimiş bir eleştirel değerdir. Bazı önemli yazarların klasik mitolojinin bu son kalesine saldırdıkları şu dönemde, «üslûbun» yanında yer almak belli bir arkaikliğin kanıtıdır : hayır, bir kez daha «üslûba» geri dönmek, yenilikler umulan bir serüven olamaz! Sonraki sayılarından birinde daha aklı başında davranan L'xpress, sihirli bir çareye başvurulur gibi Stendhal'i imdada çağıranlara («Stendhal gibi yazılmış») karşı, A. Robbe-Grillet'nin yerinde bir çıkışını yayımladı. Belki, bir üslûpla bir insanlığın birleşmesi (Anatole France örneği) Edebiyatı temellendirmeye yetmiyor artık.
Giderek sözümona insancıl bunca eserde saygınlığını yitiren “üslûbun”, sonunda a priori kuşkulu bir nesne durumuna gelmesinden korkulur. Böyle olmasa bile, bir eseri değerlendirirken, onun üslûbunu, ancak yazarın işine gelirse hesaba katmak gerekir. Elbet bu, Edebiyat belli bir biçim oyununun dışında varolabilir demek değildir. Ne var ki, tanrısal bir aşkınlıkla yönetecekleri iki yanlı bir evrenin tutkunları olan bizim Ne o-Ne o'-cuların ister hoşuna gitsin, ister gitmesin, iyi yazmanın karşıtı kötü yazmak değildir mutlaka. Günümüzde belki bu, yazmak'tır sadece. Edebiyat zorlu, çetin ölümcül bir durum olmuştur. Kurtarmaya çalıştığı şey artık süsleri değil, postudur. Yeni Ne o-Ne o eleştirisinin bir mevsim gecikmiş olmasından korkarım.
çev. Mustafa Irgat
[kaynak]
not: birikim dergisi çevirmenin adını vermeye yüksünmüş, sağolsunlar.
Ne o - ne o Eleştirisi
Roland Barthes
Günlük L'Express'in ilk sayılarından birinde, dengeli retoriğin nefis bir parçası olan ve yazarı bilinmeyen (anonim) bir eleştiri amentüsü okuduk. Yazıda, eleştirinin «ne bir salon oyunu, ne de bir belediye hizmeti» olduğu ileri sürülüyordu. Anlaşılan eleştiri ne gerici, ne komünist, ne pir aşkına, ne de siyasal olmalıydı.
Burada, bir çeşit sayı kudurganlığını esas alan «ikili dışta bırakma» mekanizması diyebileceğimiz bir tutum söz konusudur. Birçok kez karşılaştığımız bu mekanizmayı kabaca bir küçük burjuva özelliği olarak tanımlayabilirim. Kişi, yöntemlerin hesabını bir teraziyle yapar; sanki ideal bir ruhaniliğe sahip, yapacağı şeylerin etkisi önceden hesaplana-mayan bir hakemmişcesine canının istediği gibi yükler terazinin kefelerini. Ve bu yüzden de, terazinin oku kadar doğru gözükür.
Bu muhasebe işlemi için gerekli daraları, kullanılan terimlerin ahlâkiliği oluşturur. Eski bir terörist yönteme göre, yargılama, ad koymaya eşlik eder («terörizmin dışındayım» diyen her kişi terörizmin dışında kalamaz). Ve kelime, ne olduğu önceden bildirilmeyen bir suçluluğun safrasıyla terazinin kefelerinden birini gelir çökertir. Örneğin ideolojilere karşı kültür çıkarılır. "Kültür, toplumsal saflaşmaların dışında yer alan, soylu ve evrensel bir zenginliktir : Kültür yer çekimine meydan okur. İdeolojilere gelince, taraf tutan icatlardır onlar : Atıver onları da tartıya! Kültürün sert bakışları altında ne birine, ne ötekine hak verilir (kültürün de eninde sonunda bir ideoloji olduğu akla getirilmez). Sanki bir yanda, terazinin rezil oyununu beslemekle yükümlü, hantal ve kusurlu kelimeler (ideoloji, doğma, militan) var; bir yanda da hafif, saf, maddî olmayan, Tanrı yasasıyla soylu kılınmış, sayıların aşağılık yasasına boyun eğmeyecek ölçüde yüce, yalanların hazin hesaplarının üstünde yer alan kelimeler (serüven, tutku, büyüklük, erdem, onur) var. Bu ikinci tür kelimeler, birinci öbekteki kelimelere ahlâk dersi vermekle görevlidir. Yani bir yanda suçlu kelimeler, öbür yanda yargılayan kelimeler var. Ancak, bu canım Üçünü-Taraf olma ahlâkı, kaçınılmaz bir biçimde, yeni bir ikiye bölünmeyle (dichotomie) sonuçlanır; bu bölünme ise, yeterince çapraşık olmadığı için ayıplanan ikilik kadar basittir aslında. Gerçekten de dünyamız, alternatifli bir yapıda olabilir. Ama inanın, Yargı-Kurulu olmayan bir bölünmedir bu : Yargıçlara kurtuluş yok, onlar da pekâlâ aynı geminin yolcusu.
Zaten Ne o-Ne o eleştirisinin hangi yanda yer aldığını anlamak için, sözkonusu eleştiride başka ne gibi mitosların su üstüne çıktığını görmek yeterli. Edebî bir «kültüre» («bütün zamanların sanatına») dayanan her tutumun gönlünde yatan zamandışılık mitosu üstünde fazla durmadan, şu bizim Ne o-Ne o öğretisinde, burjuva mitolojisinde alışılagelmiş iki kaçış kapısı bulunduğunu da belirtmeliyim. Bunların birincisi, «a priori yargının yadsınması» diye tanımlanabilecek belli bir özgürlük anlayışıdır. Oysa bir edebî yargılama, içinde yer aldığı anlayış tarafından belirlenir. Sistem yokluğu bile -hele bu yokluk bir amentü durumuna getirilmişse- gerektiğinde burjuva ideolojisinin (ya da anonim yazarımızın deyimiyle kültürün) pek sıradan bir çeşidi olabilecek, bütünüyle tanımlanmış bir sistemin parçası olur. Hattâ bir kişi, aslında özgür olduğunu direnerek ileri sürerse, onun bağlılığı konusu hiç tartışma götürmez. Her türlü sistematik belirlemeden uzak, masum bir eleştiri uyguladığını ileri süren her kişiye rahatça meydan okunabilir : Ne o-Ne o'lar da bir sistem içinde yer alırlar, üstelik bu sistem, bağlı olduklarını ilân ettikleri sistem de olmayabilir. İnsan ve Tarih, İyilik, Kötülük, Toplum, v.b. hakkında önceden fikir edinmiş olmadan, edebiyat üstüne yargıda bulunulamaz : Ne o-Ne o'cularımızın, “insanı hayretler içinde bırakmayan” aşağılık sistemlere karşı çıkardıkları, sevinerek mânevi değerlerle yükledikleri o basit «serüven» kelimesinde bile, öyle bir kalıtım, öyle kötü bir alınyazısı, öyle bir tekdüzelik var ki! Eninde sonunda her özgürlük, belli bir a priori'den başka bir şey olmayan, bilinen bir tutarlılığa ulaşır. Bu yüzden de, eleştirinin özgürlüğü, taraf tutmayı yadsımak değil (imkânsızdır bu!), tuttuğu tarafı açığa çıkarmak, ya da gizlemektir. Metnimizin ikinci burjuva belirtisi, aldatıcı bir rahatlık içinde, edebiyatın ölümsüz değeri olarak bilinen «üslûba» değinmesidir. Oysa, hiçbir şey Tarihin soruşturup yargılamasından kurtulamaz, iyi yazmak bile. Üslûp bütünüyle eskimiş bir eleştirel değerdir. Bazı önemli yazarların klasik mitolojinin bu son kalesine saldırdıkları şu dönemde, «üslûbun» yanında yer almak belli bir arkaikliğin kanıtıdır : hayır, bir kez daha «üslûba» geri dönmek, yenilikler umulan bir serüven olamaz! Sonraki sayılarından birinde daha aklı başında davranan L'xpress, sihirli bir çareye başvurulur gibi Stendhal'i imdada çağıranlara («Stendhal gibi yazılmış») karşı, A. Robbe-Grillet'nin yerinde bir çıkışını yayımladı. Belki, bir üslûpla bir insanlığın birleşmesi (Anatole France örneği) Edebiyatı temellendirmeye yetmiyor artık.
Giderek sözümona insancıl bunca eserde saygınlığını yitiren “üslûbun”, sonunda a priori kuşkulu bir nesne durumuna gelmesinden korkulur. Böyle olmasa bile, bir eseri değerlendirirken, onun üslûbunu, ancak yazarın işine gelirse hesaba katmak gerekir. Elbet bu, Edebiyat belli bir biçim oyununun dışında varolabilir demek değildir. Ne var ki, tanrısal bir aşkınlıkla yönetecekleri iki yanlı bir evrenin tutkunları olan bizim Ne o-Ne o'-cuların ister hoşuna gitsin, ister gitmesin, iyi yazmanın karşıtı kötü yazmak değildir mutlaka. Günümüzde belki bu, yazmak'tır sadece. Edebiyat zorlu, çetin ölümcül bir durum olmuştur. Kurtarmaya çalıştığı şey artık süsleri değil, postudur. Yeni Ne o-Ne o eleştirisinin bir mevsim gecikmiş olmasından korkarım.
çev. Mustafa Irgat
[kaynak]
not: birikim dergisi çevirmenin adını vermeye yüksünmüş, sağolsunlar.
20 Şubat 2010 Cumartesi
Külliyat
Kitaplar:
Çevirileri:
- Ait'siz Kimlik Kitabı, Suret dönümünde bir ilk dosya döküm (YKY, 1993) [içindekiler ve bir kısım şiir]
"Mustafa Irgat'ın şiiri kendi kendisine tırmanan bir sarmaşık. Ses ile susku, harf ile hece, anlamile ezgi arası kronik bir med-cezir çalışması. Ne zaman nerede başladığı bilinmiyor. Bitip bitmeyeceği de. Bu "ilk kitabı" ondan sökerek aldık."
1995, Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü
- Duhuldeki Deney (YKY, 1995) [içindekiler ve bir kısım yazı]
"Bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi. Giderken öğreniyorum gidilmesi pek gereken o yeri. demişti, 'gidilmesi pek gereken o yere' gitmeden önce, Mustafa Irgat. Ve, 'oraya' gitmeden önce, şiirlerinin yanı sıra iki dergi ve bir gazetede sinema yazıları da yazmıştı. 'Umut', 'Pariste Son Tango', 'Kaçaklar', 'Le Samurai', Pasolini filmleri, çağdaş sinema vb. gibi. Bir şairin kamerasından geçerek tekrar 'okunan' bazı filmler ve yazılardan oluşuyor, 'Duhuldeki Deney'. Mustafa Irgat onlara tekrar ışık tutup, yer gösteriyor. "- 2014'te Tekrar baskısı yapıldı
- Sonu Zor (YKY, 2012)
''Mustafa Irgat (1950-1995) ardında kucak dolusu dosya bırakmıştı.
Ahmet Güntan o dosyalardan bu kitabı çıkardı.
Çok mazo ki sözünü etmek istemem.
Şerefiye vergisi niye insanlara nereli olduğunu soruyorsunuz?
Uzak gözlüklü Beyoğluluyum,
Bir de Bomonti'de EC'nin kar yağan balkonuyum.
Yoksul değilim ama başa gelmiş bu yoksulluk çekilmiyor!
Sana istersen getireyim göğsüme değen numune bir falçatayı.''
Sergileri:
- 66 Kare Sergisi'nde, Kuratör: Sezen Tansuğ, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Ekim 1993 [kaynak] [resim]
- Yapı Kredi Sanat Galerisi, Şubat-Mart 1995 [kaynak]
- Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda, Kasım 1993 [kaynak]
- bir de Komet'in 2002'de Dirim Sanat Galerisi'ndeki "Suç Ortaklığı" sergisinde bir resmi varmış. [kaynak] [peşindeyiz]
Yazılar, Söyleşiler:
- Özgür Ülke'de sinema yazıları (Duhuldeki Deney oldular).
- " 'Get Lan', Umut Filmini Bir Kez Daha Açındırmak Üzere 12 Noktada Söyleşme" Defter 14'te (Duhuldeki Deney'de mevcut).
- "Ters Nefeste Beklemek" Defter 17'de.
- Ait'siz Kimlik Kitabı'nın "Kimi Sorulara Kimi Yanıtlar" (sf.79-90) bölümü kendisiyle yapılan söyleşi(vâri)leri barındırır.
- “‘Tekin Değildir fiiir’” (Ece Ayhan, Bütün Yort Savul’lar! Üzerine), Kitap-lık, S. 8 (Mayıs 1994), s. 7
- “S. P.!” (Sylvia Plath, Üç Kadın üzerine), Kitap-lık, S. 11 (Ekim 1994), s. 20
- “İlhan Berk’e iki Yeni Kitabı Dolayısıyla Kimi Sorular” (Mustafa Irgat), Kitap-lık, S. 14 (Mart-Nisan 1995), s.17
- Mustafa Irgat, “Kuzey’in ‘Yukarda’ Oldugunu Nerden Biliyoruz”, Şiirin Bir Altın Çagı içinde, s.138.
- Mustafa Irgat, “Siirimiz Karadır Abiler”, Ece Ayhan'la Söyleşi, Aynalı Denemeler içinde
- “Ece Ayhan Üç Yeni Kitabıyla Yeniden Gündemde ‘Siirimiz Karadır Abiler’”, Cumhuriyet Kitap, 176 (Temmuz 1993).
Çevirileri:
- Roland Barthes "Ne o - Ne o Eleştirişi", çev. Mustafa Irgat, Birikim, 3(13), Mart 1976
- Roland Barthes "Sabunlar ve Deterjanlar", çev. Mustafa Irgat, Birikim, 3(13), Mart 1976
Editörü olduğu kitaplar:
Hakkında:
- Işıl Saatçioğlu, İtalyan Hermetik Şiiri Antolojisi, YKY 1995
- [Hüseyin] Salih Ecer, Seferi, YKY 1995
- Zafer Şenocak, Gençlik Ayinleri, YKY 1994
- Fikret Ürgüp, Dosdoğru Günlük, YKY 1995
- İlhan Berk, Kanatlı At (Söyleşiler), YKY 1994
Hakkında:
- Yasar, İzzet; “Parça Etkili Bir İlk Kitap için Tanıtım Senaryosu” (Mustafa Irgat, Aitsiz Kimlik Kitabı üzerine), Kitap-lık, S. 9 (Haziran 1994), s. 9
- Dalgıç, Besim; “O Geceden Kalan: Irgat’ın Kavafis’i”, Kitap-lık, S. 83 (Mayıs 2005), s. 10
- Güreli, Mehmet; “Mustafa Irgat’la...”, Kitap-lık, S. 17-18 (Eylül-Aralık 1995), s. 97
- Şiiratı Yaz Kitabı 2004'te Özel Bölüm: "Mustafa Irgat Yaprakları", yazılarıyla katkıda bulunanlar: İzzet Yasar, Ahmet Güntan, Mehmet Günsür, Ahmet Eken, Orhan Alkaya, Hulki Aktunç, Seyhan Erözçelik, Ömer Turan, Mustafa Irgat.
- Nar Edebiyat 9'da özel bir bölüm var Cahit ve Mustafa Irgat'a dair.
- Erol Özyiğit'in hazırladığı Şairini Arayan Mektuplar'da (Dönence Yay.) Metin Üstübal'ın Mustafa Irgat'a mektubu OKU
- Seçil Büker “Mustafa Irgat’ın Duhuldeki Deneyi”. Cumhuriyet Kitap, 320 (Nisan 1996).
- Erdinç Uzak, Sinefil Dergisi Aralık 2004'te "Duhuldeki Deney" değerlendirmesi
- Ücra Dergisi özel bir sayı yapmış. [peşindeyiz]
- Karagöz dergisinin ekim-kasım 2009 sayısında kendisi hakkında inceleme çıkmış.
- Hayriye Ünal, Aitsiz bir Mustafa, Hece 173
Mustafa Irgat Filmleri
Bu GÖZ neler gördü?
- Bresson'un bütün yapıtları, en çok sevdiği Yankesici
- Arthur Penn'in Kaçaklar'ı (The Chase, imdb, Film, Yeni Melek'te "Kaçaklar" adıyla 68'de gösterime girmiş [kaynak]), Bonny ve Clyde
- William Wyler [imdb]
- Elia Kazan [vikipedi]
- Jules Dassin [vikipedi - imdb]
- Fred Zinneman [vikipedi - imdb]
- Jean-Pierre Melville'in Le Samurai: KİRALIK KAATİL
- Nelson Pereira Dos Santos'un Kuru Hayatlar
- Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı (1965) [izle] ve Acı Hayat'ı (1962)
- Yılmaz Güney'in Umut (1970), Duvar (83), Düşman [izle]
- Ömer Kavur'un Anayurt Oteli (1987) [izle]
- Orhan Oğuz'un Herşeye Rağmen (1987)
- Luis Bunuel'in Altın Çağ (1930)
- Marco Ferreri'nin Büyük Tıkınma
- Nagisa Oshima'nın Duyular İmparatorluğu
- Bertolucci'nin Paris'te Son Tango, 1900, Son İmparator
- Pier Paolo Pasolini'nin bütün yapıtları
- Tarkovsky
- Sergey Paradjanov'un Suram Kalesi Destanı ve Aşık Garib [fragman]
- Aleksandır Dovjenko [Aleksandr Dovzhenko]
- Andrzej Wajda'nın bütün yapıtları, özellikle Kanal (57) ile Küller ve Elmas (58)
- Eisenestein
- Renoir'ın Yıldızlı Araba (52)
- Visconti'nin Günahkar Gönüller (54)
- Erden Kıral'ın Ayna (1984)
- Mizoguchi'nin Günahkar Kahraman'ı (1955)
- Jacques Tati'nin Amcam'ı (1958)
- Jacques Deıny "Cherbaurg Şemsiyeleri" (1964)
- Antonioni'nin "Kızıl Çöl" (1964)
- Fellini "Ruhların Giulietta" (1965)
- Truffaut'nın Siyah Gelinlik
bu liste metinlerden, hatıralardan hareketle hazırlanmıştır, Devamı gelir "inşallah".
19 Şubat 2010 Cuma
Son Söz
Son Söz
Kamerayı 180° çevirmek, ayna karşısında götünüzü döndürmeye benzemez.
Kamerayı 180° çevirmek, ayna karşısında götünüzü döndürmeye benzemez.
(Bir kağıt parçasına el yazısıyla yazdığı tarihsiz not.)
Duhuldeki Deney, sf.67
İmkânları Tanımak
İmkânları Tanımak
Sinematograf Üzerine Notlar
Tarkovski'ye göre sinema tarihinde az rastlanan dahilerden biri olan Bresson'un 'Notlar'ını okumadan ve filmlerinden hiç olmazsa üçünü birkaç kez görmeden, ne sinemacı ne sinema aşığı olunabilir; ne de sinema üzerine konuşulabilir kanısındayım.
Niçin sinema değil de sinematograf? Bresson, 1966 yılında Godard'la yaptığı bir söyleşide meramını şöyle anlatıyor: "Sinemayla -ve sinematografla demeyi yeğlerim, çünkü Cocteau'nun yaptığı gibi sinema ile, yani alışılmış filmler ile, yine sinernatografik bir sanat olan arasında ayırım yapmayı sevmİyorum- öyleyse sinematografla yeniden yaşayacaktır, sinemanın öldürmekte olduğu sanat."
Sinemayı, fotoğrafa alınmış tiyatro olarak nitelendiren Bresson, sinematograf düşüncesini 'Notlar'ından seçtiğimiz şu cümlelerle aydınlatmaya çalışıyor: "SİNEMATOGRAF, hareketli resimlerden ve seslerden oluşan bir yazıdır." / " Sinema ortak bir zeminden yaratır. Sinematografsa, bilinmeyen bir gezegende keşfe çıkar." / "Tek başına göze hitap edildiğinde, kulak sabırsızlıkla bekler, tek başına kulağa hitap edildiğindeyse göz. Bu
sabırsızlıkları kullan. Sinematografın gücü, iki duyumuza hitap etmesinden ve bunun bizin1 tarafımızdan ayarlanabilir olmasından gelir. "I "Sinematografın geleceği, ceplerindeki son kuruşu da filmlerine yatıracak ve .kendilerini yaptıkları işİn maddi rutinine kaptırmayacak yeni gençlere bağlı."
Sinematograf Üzerine Notlar'ı okuyacaklara, gene Nisan Yayınlarından çıkan Kitap On'u (Bresson özel Sayısı) mutlaka önerırım.
(Nokta, 26 Temmuz 1992)
Duhuldeki Deney, sf. 37-8
DUHULDEKİ DENEY
MUSTAFA IRGAT
DUHULDEKİ DENEY
- Sinema Yazıları -
İçindekiler
7 - Yak Yavrum Yak
12 - Sorgu ve Yeni Sorgular
19- "Get Lan"!
30 - Duhuldeki Deney
35 - Umudumuz Çelişkilerde
37 - İmkânları Tanımak
39 - "Salo ya da Sodom'un 120 Günü" ışığında Pasoli'nin Sinemasına Bir Bakış Denemesi (1)
42 - Sonun Başlangıcıyla İlgili Olarak Pasolini'nin Sinemasına Bir Bakış Denemesi (2)
45 - Günahları ve Sevaplarıyla Pasolini'nin Sinemasına Bir Bakış Denemesi (3)
48 - Gerçeklik ve Dolaysız Sinema (Antonioni İçin)
51 - Paradjanov, Kameraya Kuş Konduran Bir Sanatçı-Usta
54 - (Rüzgarda) Yüksek Bir Köprüden Akarsuya Tükürmek
58 - Küller ve Wajda
61 - Çağdaş Sinemadaki Renk Sorunu Üzerine (1)
64 - Çağdaş Sinemadaki Renk Sorunu Üzerine (2)
67 - Son Söz
Yayına Hazırlayan: Birhan Keskin
YKY, Ekim 1995
***
İZLEDİKLERİ
AİT'SİZ KİMLİK KİTABI
MUSTAFA IRGAT
Suret Dönümünde
Bir İlk Dosya Dökümü
AİT'SİZ KİMLİK KİTABI
İçindekiler
9 • KİMİ "PARÇALAMALAR SİLSİLESİ" ŞİİRİMSİLER'İ
11 • Temsil Edilemeyen'e
12 • Had'
13 • Cam
15 • Pıhtı Canı
17 • Osiris Merdiveni
20 • Yaralı İyileştirici'ye Bir Mandıra Havası
21 • Yalılar Meseli
24 - (Hür) Şeref Bakanlığı'nın Bahçesinde, Eşref Saatinde, Ölüm Silerken İmzayı
30· Kam Makamı'na Krank Mili'nden Yol... Turgut Uyar'a
32 • Çentik
34 • Ters Nefeste Beklemek
42 • Bir Yedek Ebucehil Karpuzu'na Tırnak Yoluyla Mektup Kazıyor
44 • Sular İdaresi'nin Ordan Mancınıkçı Yummacaları
47- "Karıştım Başlamayana"
49 • Sazlı Damın Tıkırtı Almaz Kısa Türk Sinema Tarihi (Bütünlenmemiş)
51 • Aşk-ı Sünni
53 - Bugün Kilometre Taşları
55 - N. de Stael İçin Galata Köprüsü
56. Üst Üste (Bindirme) Çekilmiş (Dağar) Fotoğrafına İlişkin Mesafeli Mesel
58 • "Umut, Dizgelerin Ardında Yatan Gizil Şiddetindir"
60· Bir Mektup (1980)
61 • Bu "Şiir"in Başlığı Artık Çoktan Kayıplara Karışmış Bir Özel İsimdir
63 • Michiganlı Ölmüş Şair Theodore Roethke'yi Okurken Katlanan Sadelik: Kasım 1975
64· Gözdağı'na Karşı Gözdağı Şarkısı
67 • Ayrılık Şiiri
68 • Adam Anatomisi
70 • En Yüksek Yükseltilerin Birinden
71 • S. Dönüşü
73 • At Gözü
74 • Parçalanmış Minyatür
77 • Türk Motifi
79 • KİMİ SORULARA KİMİ YANITLAR
81 • Proje / Proje Konusundaki 6 Soruya Bir Melez Yanıt
84 • Atış Serbest Bir Soruşturma
YKY 1993 (Şiir serisinin 31. kitabı)
kapak deseni: Mithat Şen
Labels:
Ait'siz Kimlik Kitabı,
içindekiler,
mustafa ırgat,
şiir
Aşk-ı Sünni
AŞK-I SÜNNİ
"- Önündeki belki de vehimdir, hiç düşündün mü?"
"- Arkandaki sessiz felaketleri düşünüyorum..."
I
Ayşe kadın sultan erkek fasulye
yoğ'gun işçi o'nu yemekte ister;
dikişini dişiyle diker, şakur şükür
patron kâğıt altına polis çıkartma.
Köpekte de var, burnu solur ol-ata dizelerini:
Duygulu yayılmış ar-damardan tenasül kokusu
üstüne sade asker heykeli eken, zarar konumu.
Şiddeti kesip zort'u ağza verip konuşturmadıkça
havada katlanmış kıpkızıl ağan dil ölüyken ürür;
omuz kafesimden dünyaya düşük fırlamış minyatür.
II
"Histamine" budur, hormonu iş'te
salgısı süren idamlık gözenekte
göründükçe hayal ürünü sayılan
hep GÖZDEN sahnesinde
'biz henüz doğmadık'
kipi OTURAK biçiminde
[....................................] kemiklerin Mazdak bekçisine
kefeni dolayıp sırmasız dolaşmak cesaretiyle
"Bir denizden uzaklara çıldırmanın sevinci"—
Çentilmişin taşağı 'sanatlı insan'!
[...............................................]Kıpırdıyorsan,
Yi Nûn Sin kuyusuna
[...............................] indirilmeden önce
hadi, sök-dur şu kapı daraltma eylemini
kan, salya, safra, dalak ve deyi niyetine:
Yüzüne tutulan posta pulu, ayna! zarf yüklü kör doku:
Yüzünden atılan zar, lök! dönerek kor gözlü yüz dolu:
Söyle, içimizden dışardığımızı uzayda karşılayan söz "ne"?
(Ait'siz Kimlik Kitabı, sf. 51-2)
not: metindeki "[...]"ler kitap formatındaki tertibe mütekabiliyet sağlanması amacıyla konulmuştur.
"- Önündeki belki de vehimdir, hiç düşündün mü?"
"- Arkandaki sessiz felaketleri düşünüyorum..."
I
Ayşe kadın sultan erkek fasulye
yoğ'gun işçi o'nu yemekte ister;
dikişini dişiyle diker, şakur şükür
patron kâğıt altına polis çıkartma.
Köpekte de var, burnu solur ol-ata dizelerini:
Duygulu yayılmış ar-damardan tenasül kokusu
üstüne sade asker heykeli eken, zarar konumu.
Şiddeti kesip zort'u ağza verip konuşturmadıkça
havada katlanmış kıpkızıl ağan dil ölüyken ürür;
omuz kafesimden dünyaya düşük fırlamış minyatür.
II
"Histamine" budur, hormonu iş'te
salgısı süren idamlık gözenekte
göründükçe hayal ürünü sayılan
hep GÖZDEN sahnesinde
'biz henüz doğmadık'
kipi OTURAK biçiminde
[....................................] kemiklerin Mazdak bekçisine
kefeni dolayıp sırmasız dolaşmak cesaretiyle
"Bir denizden uzaklara çıldırmanın sevinci"—
Çentilmişin taşağı 'sanatlı insan'!
[...............................................]Kıpırdıyorsan,
Yi Nûn Sin kuyusuna
[...............................] indirilmeden önce
hadi, sök-dur şu kapı daraltma eylemini
kan, salya, safra, dalak ve deyi niyetine:
Yüzüne tutulan posta pulu, ayna! zarf yüklü kör doku:
Yüzünden atılan zar, lök! dönerek kor gözlü yüz dolu:
Yüzüne tutulan boya yüklü, gök! gül yüzlü kanser doku:
Yüzünden atılan körük, organ! koparak büzük gözlü dolu:
Yüzüne tutulan soyka, mülk! kıble kitap yüzlü gömük doku:
Yüzünden atılan alın, yazı! yanarak don gözlü dölüt dolu:
Söyle, içimizden dışardığımızı uzayda karşılayan söz "ne"?
1987
(Ait'siz Kimlik Kitabı, sf. 51-2)
not: metindeki "[...]"ler kitap formatındaki tertibe mütekabiliyet sağlanması amacıyla konulmuştur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

