29 Mart 2011 Salı

Murat Üstübal'in yeni kitabi "Dirim Kurgu"

Sayfaya sayısız katkıda bulunmuş Murat Üstübal'ın yeni kitabı:

Şiir, tekil söylemlerin elitleştirici yanını ortaya koyan bir üst-dile değil, bir başka- dil yaratımına tekabül eder. Hatta dilin yalnızca bir karşı çıkış olmadığı, anarşist söylemsel yanının yeniden yapma ve zenginleştirme adına varolduğu söylenirken şiirin karşı-dil olarak tariflenmesine de belli ölçülerde karşı çıkılır. Yani bir diyalektik karşı çıkış, varolan bir göstergenin karşısına verili başka bir göstergeyi çıkarmayı vaat ettiği için varlığın heterojen evrelerini ihmal etme riskini taşır. Her tekil söylem heterojen ve iç içe geçmiş kozmopolit yapıların o an içindeki görüntüsüdür. Dolayısıyla tekil söylemler karşı çıkışları olsa bile onu mutlaklaştıramayacak kadar farklı tipte süreçleri ortaya döken yaratıcı söylemlerdir.

Bir anlamda, Foucaultcu heterotopya, Deleuzecü yersizyurtsuzlaşma ile köksap (rhizom) ve Derridacı yapısöküm sadece felsefi aşkınlaştırıcı yapılar olmaktan çıkıp tekil olanın tekilliğinin içeriğini sorgulayan, o tekilliğin ötekiyle ilişkisini ve bağlamını ortaya çıkarmaya soyunan, çoğulluğun da tekilliğin keşfiyle mümkün olduğunu düşünen içkin-aşkın arasındaki varlıksal anlara bir gönderme niteliği taşır. Diyalektiğin ikili yapıları yerine çoğul yapıların çoğul bir düzenek içinde çoğul bir ilişkilenme, gerilim ve bağıntıya girdiği polilektik yeni bir yapı oluşur böylece.

Şiirin belirli yapılara hapsedilmesini diriliğinin önündeki en büyük engel olarak gören Murat Üstübal’ın dizge dışı poetika arayışını yansıtan Dirim Kurgu günümüz Türk şiirindeki arayışların önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

idefix

8 Mart 2011 Salı

Le Poète raille, İzzet Yasar

İzzet Yasar'in yeni kitabi Başka Akıl Peşinde'den, Mustafa'ya

Le Poète raille

iyisi mi sen bu şiire hiç girme
sonra pişman olursun
burada allah benim
istersem zevk veririm
istersem bakışını dilerim
iki zevkli gözlerden hoşlanmam bak
sindirim sistemini fena yaparım
arzunun nesnesini çıkarttım gösteriyorum
ellerini uzat da boş kalsınlar
meşrebinle uğraşayım mı
babanın resmini yapayım mı
gözlerine sürme çekeyim mi
bozayım mı gözlerini ister misin
gırtlağına bir şey lazım mı
yutkunman bittiyse rahat dur
oturma yerini aynanın karşısına yerleştir
önce küçük kesiklere ne dersin
kretuar sesinden huylanır mısın
kanırtılmaktan hoşlanır mısın
balık gibi kıvranır mısın
bak nasıl şey oluyor
dur biraz da öbür taraftan bakalım
mühim değil azıcık kanıyor
hadi çık yeter sana bu kadar
biraz kendi kendime eğleneyim
mısralarımın arasından zarganalar geçireyim
imgelerimi üzüm gibi midillili kızlara ezdireyim
sular idaresinin oraya bir mustafa ırgat heykeli dikeyim
çeşmeli olsun çocuk gözyaşı aksın

İzzet Yasar

2 Şubat 2011 Çarşamba

İzzet Yasar'ın yeni kitabı: ''Başka Akıl Peşinde''


Komşu Yayınları'nın Yasakmeyve serisinden;

BAŞKA AKIL PEŞİNDE

İzzet Yasar, 1951 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Şiir kitapları: “Kanama” (1974), “Yeni Kuş Bakışı” (1979), “Ölü Kitap” (1983), “Dil Oyunları” (2002), “Asla Yazamayacaksın O Şiiri” (2007).

“Dönüşü Olmayan Hikâyeler” ve “Özel Sektör İmamı” adlarında iki hikâye kitabı olan şairin, sinema sanatıyla ilgili denemelerinden oluşan yapıtı “Balta/zar” adını taşıyor.


(...)

şiir dediğin nedir ki
uzanıp kendi tüyleriyle oynamaktan başka
uyar uymaz ayrı mesele
ben kelimelerin saltanatına inanmıyorum
bunlar bana gökyüzünden balyoz gibi iniyor
şimdi şiirsever ne yapacaksın
sen italya gibi aydınlık ve güzel değilsin
yarım nebze fasaryaya fitsin
sana satılık sanatım yok benim
ben vahşet yetimhanelerinden alınmış oğlanların
oğlan yatakları dağlanmış kafaları kırkılmış kadınların
marazlı derbederissaların ürpermesiyle ürperiyorum
madem ki bu akıl beni kan içinde bırakmış
başka akıl peşinde koşuyorum
aşkımı hayırlı iş için yoruyorum
lirik olsun ha al sana lyre ve ique
katl-i am ve katl-i sik
panic germanic turkic
uydu mu masum okur mağrur okur
auschwitz denince ağlayan
der zor denince horlayan
iki suratlı mendebur etobur
ben bu sözleşmelerde yokum
çok sıkışırsam bir duru su bulurum
kafamı sokar dururum
(...)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Semih Kaplanoğlu anlatıyor: Mustafa Irgat


Semih Kaplanoglu'nun Yusuf Üçlemesinin DVD edisyonu yaninda gelen mülakat kitabindan.


***

Bir de Mustafa Irgat var ayni evde

Mustafa çok acılı bir hayat sürdü ve kendini bitiresiye yaşadı. Ece ve Mustafa çok farklı iki uçtu benim hayatımda. Ece nasıl sert ve tavizsiz bir dervişse, bir üryan babaysa, Mustafa da büyük bir alaycılıkla, kahredici bir ironiyle adeta kendini alçaltmaya çalışan bir adamdı. Bir pagan dansı gibi yaşadı hayatı. Çok iyi, çok vicdanli bir adamdı ve cok savunmasızdi... Beni film yapma konusunda en çok cesaretlendiren, "Mutlaka yapmalısın" diyen de yine Mustafa'dır. Mustafa çok iyi bir festival izleyicisiydi ve sinema konusunda çok iyi bir koku alma yeteneği vardi. Festival kataloğundan en iyi filmleri bulur, beni de götürürdü. Beni Tsai Ming Liang sinemasıyla tanıştıran insan Mustafa'dır mesela. Festivalde "Nehir"i ve "Delik"i izlemis, filmden çıkınca beni bir şekilde buldu ve "İki elin kanda olsa bu filmleri görmen lazim, inanilmaz bir yönetmen" dedi. O yıl festivalde iki üç Tsai Ming Liang filmi gosteriliyordu, Mustafa öyle deyince hepsine gittim. Jean-Marie Straub gibi sinemanin en marjinal adamlarından birinin iki filmi festivale gelmişti, biri Kafka'nin "Amerika"sından uyarladıkları "Klassenverhaltnisse". Mustafa beni ona da götürdü. Filmin sonunda salonda en fazla on kişi kalmıştık...
Mustafanin "Duhuldeki Deney" diye bir kitabi vardir, sinema yazilarinin toplandigi. Burada, kutuphanemde olmasi lazim... Bak, 1969'da "Yeni Sinema"da yazmaya baslamis. "Defter"de ve "Nokta"da yazilan cikmis. Sonra "Ozgur Gündem"e gecmis. "Özgür Gündem"deki yazılarinda Antonioni, Pasolini ve Paradyanov'dan bahsediyor. Sinemaya dusunsel katki anlaminda Turkiye'nin isimsiz kahramanlarımdan biridir Mustafa... Ece'yle, Mustafayla o evde paylastigimiz gunler bana siiri, sinemayi, omurgali olmayi, hayatın icindeki onem sirasini ogreten gunler oldu. O evde geçirdiğim iki yıl, bazı konulardaki mesafelerimi, bakis acimi, onceliklerimi bana bir sekilde ogretmis olabilir... sairlerle birlikte olmak insana bir sey daha ogretiyor: Her sairin metafizik bir alani var. Konustugumuz dili reddeden ve şiir yoluyla imha etmeye çalisan o adamlarda manevi bir alan gorürsün. Gorünen halin ötesine geçmeye, somut şeyler uzerinden de olsa soyutu yakalamaya çabalarlar.


...

ve devami


---
Alperen'e tesekkurler.

14 Kasım 2010 Pazar

Öküzlemeler'den

"çok severdim mustafa ırgatı, bayılırdım. tam sahici adamlardan biriydi. hiç komplo ihtimali yoktu. mina urgan çok iyi yetiştirmiş. aleyhimde konuşuyor mesela; onu bile geliyor kendisi anlatıyor bana."


Ece Ayhan, Öküzlemeler, s.11


---
ömer sağolsun.

24 Ekim 2010 Pazar

İlhan Berk, Mustafa Irgat Üzerine


Ücra-18’de İlhan Berk ile Sorgusual’siz yapılıyor.

Ücra soruyor: Mustafa Irgat şiirinin Ece Ayhan şiirinin tersi olduğunu ve şiire doğrudan bir protesto olduğunu belirtiyorsunuz bir yazınızda. Bu anlamda Irgat şiirinin doğası, sunduğu yeni açılım ve olanakları biraz açar mısınız?

İlhan Berk yanıtlıyor: İkisinin kaynakları aynıdır ama, birlikte gidip geldiklerini pek söyleyemeyiz. Sunumlarına gelince: Ece’de dil yapıcı iken onda bozgundur. Ece söylerken dikilir, Mustafa ise kusar. Ece alttan alta yapıcı iken, o her şeyiyle yıkıcıdır. Gene Ece gülerken o surat asar. Sonra da Ece şiir bir işe yarasın derken, o üstüne kezzap dökülsün ister. Asıl da biri varı yazarken, o yoku kazar.

(Ekim- 2004)


---
Murat Üstübal'a Teşekkürler.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Cumhuriyet Meyhanesi'nde, Ece Ayhan ve Şürekası


SAİT FAİK’İN AÇIK YA DA GİZLİ KIŞ MEKÂNLARI-2


...Ve Cumhuriyet meyhanesi. Sahne sokağı ile Kalyoncukulluğu Caddesi’nin kesiştiği köşededir. 1933′den beri Cihat Burak’ın, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin.. Edip Cansever’in.. vs.nin mekânıdır. Şimdi biz de (…) Cihat Burak’la, Sezer Tansuğ’la, Gülsün Karamustafa’yla, Özay Erkılıç’la, Turgay Özen’le, Ufuk Üsterman’la, Mithat Şen’le, Mustafa Irgat’la, Feryal Çeviköz’le, Yaşar Çubuklu’yla zaman zaman akşamları Cumhuriyet meyhanesine gidiyoruz.


Ece Ayhan
Arkitekt Dergisi, 1992, Sayı:3, s. 94- 99



kaynak

Orhan Koçak'tan

Orhan Koçak'ın HAFİFLEMİŞ SONRANIN ŞİİRİ başlıklı yazısından

...İyi ama hep olumsuzluklarla, yaptıklarından çok yapmadıklarıyla betimleyegeldiğimiz bu şiir kendi hazzını nerede ve nasıl üretiyor?
Böyle bir soru, ne kadar sert, haşin ya da “zihinsel” olursa olsun her şiirin bir haz kaynağı da olduğunu, kendinden zevk aldığını varsayar – benim de katıldığım bir varsayım. Zekâ’da bu hazzın duyusal olmadığını, imgelerle ilişkili olmadığını gördük. Çok da temelsiz olmayan bir karşılaştırma yararlı olabilir burada. Mustafa Irgat ve İzzet Yasar’ın şiirlerinde de ironi ana mecaz, ana devinimdir; okurun (ve geleneğin) beklentilerini boşa çıkarmaktan sancılı bir haz alan şiirlerdir bunlar; ama bu haz ikisinde de ses aracılığıyla, işitsel figürasyonlar aracılığıyla devşirilir: İkisinde de öne çıkan kakışım, sesin düpedüz reddedilmesine değil, daha yüksek, çünkü daha çatışık, daha katmanlı bir biçimde yeniden kurulmasına yönelir. 


[kaynak]

Haydar Ergülen'den ''1986 olmalı, bir yaz öğlesonu...''

''1986 olmalı, bir yaz öğlesonu, Emek sinemasında, İlhan Berk, Ece Ayhan ve Mustafa Irgat’la birlikte Truffaut’nun “Siyah Gelinlik” Filmini izlemiştik, sonra da onlar film üzerine konuşmuşlardı, ben dinlemiştim.''




Le poéte travaille
Şubat-Mart 2004 SAYI: 9

Haydar Ergülen
iki defter: şiir ve sinema

Barış Özgür'den Irgat'a


Bir dizim gitti Bir dizim
Sağlam hesaplarsak eder
Toplam iki diz

                                          Mustafa Irgat’a

Sadece ‘‘de’’ acınılıyor nılıyor a
Kuzu lahtine durak otağın ğ
Çobanıyoruz biz+ler iz hasıl
A bak sürme bak bak bu emir bk

Kaydırk rak ak+r nolur kay hak
Sızmalama koy’nûn mimetik semiyolojisi
Bişey hani şey hem de hiç
Koydurak otağın’Ğ yo r orulmak

Hişşiştşiş diyekrek ırk mız
Vallaha altına kot 2,3-dikerim
Kerim r giyinir ğ kadın seversin
Adında viy oğulumunanan

Seninanan hanan ğanan nn
Otağın ğ cık latmadan nanann
Yutağın çprlak oşey de serin
Üç taşsız bişey savaş anan


                                          Barış Özgür


Ücra-27'den (temmuz 2005)

---
Murat Üstübal'a teşekkürlerler.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Genç Sinema Dergisi

Mustafa Irgat'ın da ekipte olduğunu hatırlatalım. 


''1968 Ekim’inde yayına başlayan “Genç Sinema”; Veysel Atayman, Mehmet Gönenç, Ahmet Soner ve Mustafa Irgat’tan oluşan kadrosuyla siyasal eleştiriyi üst boyuta taşır, sinema eleştirisini militan bir tavırla tanıştırır. '' kaynak 


Fırsat olursa dergiyi tarayalım.

15 Ekim 2010 Cuma

Seksenlerin Başı, Paris'te



Mehmet İleri - Mubin - Mehmet Nazım - Mustafa Irgat ve Komet
cafe le gymnase, 80lerin başı


44 boulevard de Bonne Nouvelle 75010 Paris*



---
İzzet Yasar ve Komet'e teşekkürler.


* Önder yerine suşici açıldığını yazıyor.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Mehmet Günsür - Annemin hatıvalavında ben neden yokum?


Annemin hatıvalavında
ben neden yokum?

Mehmet Günsür


Çalar saat çaldı. Uyandım. Saati susturdum. Uyudum.

Çok uyumuşum, öğlene doğru uyandım. Evden, yerlerde ve kanapelerde uyuyan insanların arasından süzülerek çıktım, her günkü gibi ara sokaklardan yürüdüm, gördüğüm bazı kedileri sevdim.

İşe gittim. İş başlamıştı.

Öfkeli bir toplantıda beni bekliyorlardı. Dinledim, sustum. Sonra çok uzun konuştum. İri yarı patron, başka bir gezegenden gelmişim gibi dinledi, her zamanki gibi.

Uzun ve iyi konuştum, itiraz ettim, fikir söyledim, sözümü kesmeden dinlediler.

Benim bu işten aldığım paranın karşılığı buydu, sevindiler.

“İşte bu!” diye böğürerek, sırıtmayla havlama arası bir yüz ifadesiyle masaya yumruğunu vurdu patron, altın kıravat iğnesini düzelterek kalkıp, odadan çıktı.

Yemeğe gittim.

Kilisenin bahçesine bakan yerde, pirzola, çoban salata yedim, biraz rakı içtim. Eve döndüm. Uyuyanlar, gitmişti. İşi aradım, ilgililere, toplantıdan sonra yemek yerken aklıma gelen bazı yeni fikirleri anlattım.

Biraz şaşırarak ama heyecanla dinlediler. “Ayrıntıları çocuklar halleder” dedim. Ateşimin ve tansiyonumun yükseldiğini, dinlenmek istediğimi söyledim.

Mecburen, anlayışla karşıladılar.

Pencereleri açtım, ortalığı havalandırdım.

Denize karşı oturup, saman kağıtları üzerine biraz resim yaptım, yanık kibritlerin uçlarıyla, çini mürekkepleriyle, güvercin tüyleriyle falan. Kendimi oyaladım.

İndim, bakkaldan bir şişe votka, yarım kangal sucuk ve biralar aldım. Yerken ve içerken, bazı satırlar, yazılar yazmaya çalıştım.

Balkonda martılar, kediler vardı. Ekmek, süt verdim.

Yıkandım.

Sevgilim geldi. Seviştik. İçi sanki şiir dolu, şirin bir genç kadındır. Uyuduk. Gece, saat on sularında uyandık.

Taksim’e çıktık, Taxim’e gittik.

Jamaika’lı bir reegy grubu çalıyordu, sarı, yeşil, kırmızı kurdeleli, boyuna asılan hakem düdükleri dağıtılıyordu, içi nohutlu.

Onlar çalarken, biz de düdükleri öttürüp dans ediyor, bira içiyor ve öpüşüyorduk.

Sevgilim, kavramsal sanat yapıyordu.

Bir çok tanıdıkla karşılaştık, hoşuma gitti.

Gösteri biterken, bazılarına, “Bana gelsenize,” dedim.

“Yarın iş var,” diyenler oldu.

Sonunda bir kaç kişi eve döndük, yolda içecek bazı şeyler alındı.

Güneşin Boğaz sırtlarında, Üsküdar cıvarından doğuşunu seyrettik, boş boş ve uzunca konuştuk.

Bir çift, yalnız kalmak istiyordu, onlara odamı verdim.

* * *

Şimdi, buralarda -neresiyse, daha anlayamadım- durup düşündüğümde, ben yer değiştirirken, yanımda yalnızca böyle bazı akşamlardan tanıdığım insanlar vardı. Bunu hatırladım.

Annemin hatıralarına, -bana kitabı birileri çıkarttı- bilmem ki, babamı çok hatırlattığım için mi, kabul edilmedim?

Geçen pazar, tatildi.

İki farklı siteyi birbirinden ayıran tel örgüler boyunca yürürken, onunla karşılaştım. Çitin diğer tarafında, kurak ve taşlı toprakların, küçük volkanların olduğu bölgedeydi.

Selamlaşmadık.

Bu kadarı da olur mu?

Seslendim, “Anne,” dedim, “Ben senin hatıralarında neden yokum?”

“Ben onları yazarken, sen daha doğmamıştın,” diye cevap verip, dikenlerin ve kayaların içinde, yere bakarak yürümeye devam etti.

Çimenler ve çiçeklerle kaplı, güzel kokan topraklarımızda dolaşırken, isimlerini, yüzlerini ansiklopedilerden, kitaplardan, belgesel filmlerden tanıdığım çeşitli insanlarla selamlaşırken, René Char’la karşılaştık.

Çevresinde dostları vardı, ellerinde içki kadehleriyle, konuşarak ve gülüşerek yürüyorlardı. Onlara özenle hizmet eden pembe ve tombul kıçlı melekler, nedense Yakup’un dükkanındaki garsonlara benziyordu. Ya da, bana öyle göründüler. Buralarda, rahatlamış ve sakin görünüyordu René. Bakışlarında, öfke ve sırdan pek iz kalmamış gibiydi.

Durdu, nedense benimle ilgilendi, belki de buralara uymayan bir keyifsizlik sezmişti halimde.

“Bak, dinle beni genç adam,” dedi.

(Ona göre, “genç”tim demek ki.)

“Nous sommes pareils à ces poissons retunus vifs dans la glace des lacs de montagne. La matière et la nature semblent les protéger cependant qu’elles limitent a peine la chance du pecheur,,”

Melekler, elime bir bardak merlot şarap vermek için birbirleriyle heyecanla yarışıyorlardı.

René’ye belli bir saygıyla selam verdim.

(Bayat laflar ediyordu, ama belli ki buralarda bir ağırlığı vardı.)

“Güzel söyledin hocam, seni biliriz, sayarız ” dedim. “Çevren geniştir, bir yolunu bulup, annemi bu tarafa aldırabilir misin? Aslında öbür site pek ona uymuyor.”

Annemin künyesini okudum. “Hallederiz koçum,” dedi ve takımıyla birlikte, yürüdü gitti.

Kâzım’la karşılaştım. “Senin burada ne işin var, öbür tarafta olmalıydın,” dedi.

Her zamanki gibi, iri gözleriyle, kara kara, kötümser bakıyordu.

“Esas sizinkilerin yeri öbür taraf! Haydi yürü, bir şeyler içelim.”

Büyük bir söğüt ağacının altında, düzgün biçilmiş koyu yeşil çimenler üzerine kurulu açık büfede, bardaklarımızı şişesi üç bin franklık Fransız şaraplarından birini seçerek doldurduk.

Nilgün ve Hür, hoş bir sohbete dalmıştılar, biraz onlara takıldık. Hasan, motosikletiyle geldi, motor burada sessiz çalışıyordu. Deniz, Adnan amca, Erdal, Talat ağbi, her zamanki gibi siyaset konuşuyorlardı.

Birkaç yüz metre ötemizde, Edip ve Turgut golf oynuyordu. Ece, üç tekerlekli hi-teck bir arazi aracına kurulmuş, başında mor bandanası ve güneş gözlükleriyle, Cohiba purosundan küçük nefesler çekerek, çevrelerinde hızlı turlar atıyor ve, “Benim meramım bu! Bu!” diye bağırıyor ve gülüyordu. Cemal de onu, “Evet, evet!” diyerek azdırıyordu.

“İzzet ne zaman gelir acaba?” diye sordu Kâzım.

“Bilmiyorum, onun işi hiç belli olmaz. O, bence bir tür Highlander” dedim.

* * *

Çalar saat çaldı. Uyandım. Saati susturdum. Uyudum.

Çok uyumuşum, öğlene doğru uyandım. Evden, yerlerde ve kanapelerde uyuyan insanların arasından süzülerek çıktım, her günkü gibi ara sokaklardan yürüdüm, gördüğüm bazı kedileri sevdim.

İşe gittim. İş başlamıştı.


---
İzzet Yasar'a Teşekkürler.

İzzet Yasar ve Mustafa Irgat, 1970'lerin başı, Bodrum


fotoğraf: Ayşe Nur Kocatopçu

İzzet Yasar'ın arşivinden.

19 Eylül 2010 Pazar

Mustafa Irgat'ın oynadığı film: Zungenbrecher / Tekerleme

Merlyn Ecer'in 1985'te çektiği ve Ayşe Şiir'in (Öke) de kadrosunda bulunduğu filmi ben bulamadım, elinde olan varsa, bana ulaştırabilirse internete koyabiliriz.

film hakkında, bkz. BFI

Ayrıca Karlsruhe 17. Avrupa Kültür Festivali'nde gösterilmiş

Berlin film festivali 86'dan

bu filmde İzzet Yasar'da oynuyor ve diyalog yazarı.

Sinopsisin çevirisi:
Genç adam, eşini anadolu yakasındaki trene bıraktıktan sonra, vapurda bir hayli zamandır İstanbul’da bulunmayan eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Genç kadın [arkadaşı] arkadaşlarına ulaşmaya çalışır, adreslerini bilmiyordur, telefon numaraları çalışmaz, sokak isimleri dahi değişmiştir. Şehirde dolanır...
Tekerleme - Zungenbrecher
BRD/Türkei 1985, Merlyn Ecer (Solakhan).
mit Mustafa Irgat, Zümrüt Pekin, Hakki Misirlioglu.
16mm, 73 Min., dt. UT


Nachdem er seine Frau zum Zug gebracht hat, der in den asiatischen Teil der Türkei fährt, trifft ein junger Mann auf dem Fährschiff, das zwischen dem Bahnhof Haydarpasa und Karaköy verkehrt, eine Bekannte aus früherer Zeit, die gerade nach längerer Abwesenheit wieder in Istanbul angekommen ist. Die junge Frau versucht, alte Freunde zu erreichen; sie sind unbekannt verzogen, Telefonnummern stimmen nicht mehr, auch Straßennamen haben sich geändert. Sie geht durch die Stadt...



Alman Film Müzesi sitesindeki sinopsis
İstanbul'da genç insanlar. Evine dönen bir kadın arkadaşlarını arıyor. Bir partide hepsiyle buluşuyor. Şair [İzzet] Yasar şiir okuyor. Akşamı abisiyle geçiren kadın ertesi sabah otelde ölü bulunuyor. Hayat devam ediyor. 

16 Eylül 2010 Perşembe

Mustafa Irgat ve Mina Urgan Fotoğrafları

Hurriyet'ten

Ağustos '98

Ömer'e Teşekkürler.

10 Eylül 2010 Cuma

Murat Üstübal'dan ''TEMSİL EDİLEMEYEN’E...'' yazısı


TEMSİL EDİLEMEYEN’E TESLİM EDİLEMEYEN: MUSTAFA IRGAT

 Şiir için ‘had’ olarak belirlenen temsili bir im politikası varsa eğer bunun ç’imlenmesi karşısında uçlaşan bir poetica’nın sonsuzda var olması olanağı şimdi’de var olması anlamına gelir. Ç’imlenen im, imsilerin çoğul hareketinde sökün eden uç veren şiirin uç-imidir artık. İmsiler, sınırı aşıp dizge-dışı, dizge-üstü ve dizge-çatlağı olanağında üşüşürler patafiziğin alansızlığına. İç-veren uç-alan mekânsızlığında ve iç-aşan uç-kalan zamansızlığında dikine gelenekselleşen imsiler evreninin dağınık parlaklıkları olarak sönerler şiirin içinde.
 Kendi soluğuna bile yabancılaşan şiir’imsi, dasein’ının yersizyurtsuzlaştığı yersiz bir keyf ve yurtsuz bir sıcaklığın aranışında canlanır eşgüdülü şiir’imsi yaverini bulduğunda. İmsi, kalıplaştırdığı imler bütününün estetik bir impulsla parçalanışına hem neden hem de sonuç olur. Neden-sonuç ilişkisizliği bu süreçlerin tümüne de katılmasından ileri gelir. İleri geri konuşan imsi katıla katıla yıkar dizgeyi boşu boşuna. Boşluğunu boşaltıp dolduran birik’im yeni ailesidir onun. Gizemli ailesi ve aile içi yasalar düzlemini oluşturmadan iç depresyonuna yenilir yutulur hale gelir. Ailevi imleri sıcaklığına bile kavuşamadan parçalanırlar ki ‘aile parçalanışı’ mevzu bile edilmez ve kendisine çekil emri verilmez. ‘Muamma’ kendini açmış, projesini sunduktan sonra, kendiliğinden kendi içimine çekilmiştir.
 Tanrıdan olmayan bir revanın anısı ten karalar ve karaladığı alaşımları saflığının özgürlüğüyle kirlenir. Kirlenişi hem iyiyi hem de kötüyü buran bir saflığın kimyasıdır. Ama inorganik olduğu kadar organik kimyasının da ölümüne can katan bir cansızlığın imsi k’im’sesidir. Kül karılı bir yıldızın kıblesine ayarlı yönü estetiğin içini dışına çeviren bir toz-tabutun kekremsi şiirinin gününü gün eder dizge-dışılığıyla. Ve her devinişinde riskine revnak kala griliğini çözer ve en sonunda göz alıcılığıyla iç’ime dökülür. Fethedilen vaatler, vaat edilen fetihlere dönüşür. İşte o an göz alıcılığın efendisi kölesini fetheden duyar-şiirini okumaya başlar duyarlılığın yar’ına.
 Pürdikkat kesilen yürek tutkusunun bedelini açıklığıyla öder. Tutkusunun pürlüğü açıklığın hürlüğünden kaynaklanan bir esinle açımlanır. Tabansızlığı ve zeminsizliği adet edinen tutku, tumturaklı ve oturaklı bir durağın sesine soyunur. Söylem içi kalışından sosyal isteğini sınırlayarak sıyrılır. Söz’ünü ve töz’ünü kesen insanlar içre önce bireyinden uzaklaşır ardından rey’ini kendine atan anlayışın tanımladığı kendi’nden. Özezerliğinin iradesi her şeye karşı duran imsilerini bir tufandan korumak için tekhne’ye almış ve batırmıştır. Ama bundan az önce vaat edilen umut ve aşk dizge dışılığıyla yazıklanmaların eğriliğini asıl olana sarıp sarmalamıştır. Tohumlarının çatlayışı ile im bir dolunayın med cezirinde akışkanlaşan suyun derinliğine kapılır gider. İşte azığın sırta dayanan fazlalığı imin dizge dışı olan yeni bir dizge umudunu saçar anlamsızlığın demine. Dolunay dokunulmazlığı geril’im yaratan şiir’imsi suretini aynaya düşürdüğünde bir kaygı ekranının ironisine bürünür dili. Aynanın sırrına eren arkasızlık alanında adsız sansız bir ayna hayali ile aynayı parçalar. Bu kırık döküklüğün yankıları es ritminde gri hücrelerin ücra bir alanına ulaşır. Bakir bir ücralığın şaşkınlığı katı soyar yaşamı. Lime lime dökülen duyarlık hiç görmediği ve ummadığı yeni bir kendiliğindenliğin sırrını aşırtır tüm bilgeliğinin ve bilgisinin dümdüz tümseğinden. Kendine yeni gelen kendiliği yüzleşir her seferinde yeniden kendisiyle. Ortak acıların yüz yüze baktığı bir gezegenin yüz yüze gelemeyen ardıl yokluklarının tutkusu benzeşmeyi sorgular. Ve fethedilen benzemezliğin uçluğu olur tekrar ve ikrarla. Zaten hem ölümlülük hem de ölümsüzlük söz konusudur hâlâ.









































































---
Murat Beye yazıyı ulaştırdığı için teşekkür ederiz.

29 Ağustos 2010 Pazar

Mustafa Irgat - Gizil Şiddetindir

Oğuz Demiralp'in yönettiği CEHENNEMDE BİR MEVSİM dergisinin tamamını taradım. İçinde Irgat'ın ''Umut Dizgelerin Altında Yatan Gizi Şiddetindir'' şiiri var.

OKU

diğer yazarlar:
Mallarme, Enis Batur, Ece Ayhan, Maurice Blanchot, Hölderlin, T.S. Eliot, Philip Larkin, Paz, Güven Turan, Ece Ayhan.

İzzet Yasar - Sular İdaresi'nin Oraya Asla Dikilmeyecek Olan Mustafa Irgat Heykeli İçin Yazıt






Sular İdaresi'nin Oraya Asla Dikilmeyecek Olan Mustafa Irgat Heykeli İçin Yazıt



Düzyazı:

İşaretleyenlerin birbirine eklemlenerek anlam üretmesi.

Şiir:

İşaretleyenlerin birbiriyle çarpışarak imge üretmesi.

Mustafa Irgat:

Türk şiirinde bir parçacık hızlandırıcı.

İşaretleyenleri çarpıştırıp imge üretmekle yetinmeyen...

İmgeleri de çarpıştırıp dilin atomaltı parçacıklarını serbest bırakan...

Onları da çarpıştırıp yepyeni dil boyutları keşfeden...

Dilin karadeliklerinden geçen, paralel evrenlerinde gezinen...

Anlam gibi davranan imgelerin, imge gibi davranan anlamların yaşadığı gezegenleri ziyaret eden...

Anlamın ve imgenin henüz ayrışmadığı o sıfır noktasına kadar inmeyi deneyen...

Bu "rafızî tecrübe" ile zenginleşmiş olarak zamanımıza ve mekânımıza geri dönen ve bize Osiris Merdiveni gibi hazmı çok güç ama pek lezzetli taşyapıtlar armağan edebilen...

Aynı zamanda çok kibar bir insandı.

Nûr içinde yatsın.



İzzet Yasar



---
Ücra'nın özel sayısından. Murat Üstübal'a teşekkürler.